| |
|
|
 |
KAFKA´YA GRİ YAKIŞIR... |
 |
|
  KAFKA´YA GRİ YAKIŞIR
Kafka, sözcük seçimleri, oyunbaz cümleleri ve farklı göndermeleri nedeniyle çevirmenleri her zaman zorlamıştır. Die Verwandlung adlı kısa romanı, tercüme edildiği her dilde küçük ya da büyük bir tartışma yaratmıştır örneğin. Türkçede Değişim ya da Dönüşüm adıyla yayınlandığını hatırlatırım. Bir tür başkalaşmadan söz edildiği için ‘dönüşüm’ daha uygun görünüyor ama farklı adlandırmalar yapılmış. Yakınlarda aynı romanın Dönüşüm adıyla bir çizgi roman uyarlaması çıktı (Yurt Yayınları, 2010), İngilizceden çevrildiğinden, alt başlık olarak The Metamorphosis yazılmış. Türkçede başkalaşım anlamında kullanılıyor metamorfoz.
Romanın ilk cümlesinde geçen ‘ungeziefer’ sözcüğünün çevirisi de tartışmalıdır. Kafka, bir haşereden belki bir böcekten söz ediyor ama insekt dememiş özellikle. İğrenilen, uzak durulan, insanı rahatsız eden bir ‘şeyle’ okuru baş başa bırakıyor. Türkçe çevirilerde böcek denilmiş genellikle, bunu eksik bulan ve uzun uzadıya tartışan çevirmenler vardır. Çizgi roman uyarlamasının böylesi bir sorunu yok. Çünkü Gregor Samsa’nın sıkıntılı rüyasından uyandığında neye dönüştüğü zaten ‘gösteriliyor’. Zırh gibi sert sırtı, boğum boğum karnı olan şeyi, uyarlamayı yapan çizer Peter Kuper’in tahayyülüyle görüyoruz. Bir hamamböceği mi? Evet, olabilir.
Çocukluğumda, yetmişli yılların TRT günlerinde, hafızamda yer eden bir tartışma programı izlemiştim. Tartışmacılardan biri, beni düşündüren ve yıllarca aklımda cevap yetiştirdiğim bir iddia öne sürmüştü. Çizgi roman çocukların hayal kurmasını engelliyordu, ‘öyle güzel kar yağıyordu ki’ cümlesi resmedilmemeliydi ve zaten resmedilemezdi buna göre. Dünyanın en iyi ressamı bile bunu başaramazdı, çizgi roman edebiyata ikame edilirse çocukların hayal güçleri kadükleşecekti. İlkokuldaydım, Adana’da yaşayan bir mektup arkadaşım hiç kar görmediğini, hep kartopu oynamak istediğini yazmış, bana kar yağdığında neler yaptığımı sormuştu. Arkadaşımın hayalindeki kış resmine ne kadar katkım olmuştur bilemem ama uzun uzadıya anlatmıştım kızakla nasıl kaydığımı, buz yüzünden yokuş çıkamayan otomobilleri, zincirleri… Kardanadam’ın kömür karası gözlerini… Yıllar sonra, aklım başka türden bir feylesofluğa meylettiğinde fark etmiştim. Dil, ne kadar kapsayabilir ki gerçekliği? Benim kış hikâyem gerçeği mi ‘resmediyordu’ yoksa okuduğum kitaplar, seyrettiğim filmler ya da dinlediğim hatıralardan damıtılmış melez bir tahayyül müydü? Bilirsiniz, Don Quijote başka bir gerçeklikte yaşadığı için komiktir. Hayal âleminde dolanır, olağandışı olana hemencecik seyirtiverir. Oysa ‘hay Allah nelere inanıyor’ dediğimiz trajikomik adam bir edebiyat kahramanıdır; romanların içinde kaybolan ‘şövalyeyi’ anlatan bir romanı okumaktayızdır, bunu unuturuz. Çünkü roman kendi gerçeklik düzlemini kurmuş, yarattığı vehimle bizi fethetmiştir. ‘Öyle güzel bir gerçeklik yağmaktadır ki’ Don Quijote’nin üstüne, ince ince…
Samsa’nın bir sabah birdenbire bir ‘ungeziefer’e dönüşmesi olağandışıdır. Onun sahiden bir böcek olup olmaması çok da önemli değildir Kafka için. Bize bu dönüşümün gerekçesini anlatmaz, her nasılsa olmuştur işte. Samsa, durumunu kabullenir, yeni hayat şartlarına göre yaşamaya başlar. Ailesi başlangıçta bu felakete üzülse de giderek arka odadaki o böcekten kurtulmaya çalışır olur, acıma hislerini kaybetmişlerdir. Roman öyle bir yönlendirir ki bizi başlangıçtaki olağandışı dönüşümü önemsemez oluruz, dönüşüm ‘gerçektir’, hepimizin başına gelecek kadar sıradandır. Lukacs, Macaristan 1956’da tutuklanınca, yorumlarında yanıldığını fark ederek yanı başında dikilen subaya dönüp “Kafka ne kadar gerçekçiymiş” dediği rivayet edilir, bu hadisenin sahiden yaşanmış olması gerekir mi doğrusu emin değilim.

Çizgi romanlar, fantastik olanın içinde büyüyüp serpilmiştir. ‘Gerçeği başka yerde arayın’ diyen bir düzlemde var olmuşlardır. Samsa’nın neye dönüştüğünü okura bırakan bir muğlâklığa başvurulmaz o sebeple, basit ya da sakil diyelim, o ölçüde teşhircidirler. Kafka’nın Dönüşüm’deki olağanüstülükle başlayıp normalleşen anlatım seyri çizgi romanlarda genellikle ters yönde işler. Peter Parker’ı laboratuardaki örümcek ısırdığı için olağanüstü birine dönüşmüştür vs. Kafka’nın çevirisini tartışanlar ya da çizgi romanı azımsayanlar, uyarlamadan muhtemelen hoşlanmayacaklardır ama ben yine de onlara alternatif çizgi roman dünyasındaki Kafka ilgisinden söz etmek isterim. 1970’li yıllardan itibaren yükselen entelektüel arayışlarda, sonraki Grafik Roman akımında önemli referanslardan biri olmuştur Kafka. Örneğin uyarlamanın çizeri 1958 doğumlu Peter Kuper, neredeyse otuzbeş yıldır çizgi roman dünyasında varolan bir sanatçı, Kafkaesk olarak tanımlanabilecek bir tarzı var. Zaten sadece Dönüşüm’ü değil Kafka’nın pek çok hikâyesinin çizgi roman uyarlamasını da yaptı (Give İt Up, 1995). Bir fikir verir mi bilmiyorum ama Upton Sinclair uyarlamaları da yaptı. Bizde Şikago Mezbahaları adıyla yayınlanan The Jungle’ın nasıl bir roman olduğunu bilenler bilmeyenlere anlatsın. Kuper, anaakım çizgi roman anlatılarının dışında duran, modern medyanın bizi içine gömdüğü klişelerle didişen, otoriteyle uzlaşmayan, galipler ve yönetenlere güvenmeyen bir yerde durarak anlatır anlatacağını. Bir başka ifadeyle Kafka ya da Sinclar’i, tarzına yakın bulduğu için uyarlıyor çizgi romana. Çalışması, Kafka ve Dönüşüm olduğu için Türkçede yayınlanıyor ama Peter Kuper’in de bir yaratıcı olduğu unutulmamalı. Bu uyarlamaları ticari nedenlerle kotarmış değil, ilk günlerinden itibaren benzer nitelikte hikâyeler üretiyor. Doğrusu hiçbir zaman çok satar bir isim olmadı, röportajlarından ve üretimlerinden anlaşıldığı kadarıyla bunu da pek umursamıyor. Karanlık kareleri seviyor, özellikli bir sevimsizlik kullanıyor. Korku, endişe, sıkıntı, kasvet çıkıyor sayfalarından. Bana sorarsanız Kuper, ‘öyle güzel yağıyordu ki kar” resmini çizemez (!) ama onun için huzursuzluğun ressamıdır diyebilirim, üstelik Kafka’ya da yakışır bu grilik.
Radikal Kitap, 13.8.2010
|
|
 |
Mafyanın ölüme mahkûm ettiği adam |
 |
Mafyanın ölüme mahkûm ettiği adam

Gila BENMAYOR
Roberto Saviano, Camorra Mafyası’nın kirli ilişkilerini, kanlı hesaplaşmalarını ortaya serdiği cesur kitabı için Napoli’de kahraman ilan edilmeyi beklerken tüm aksine bu toplumda "satılmış" ve "istenmeyen adam" durumuna düştü.
İtalyan gazeteci-yazar Roberto Saviano ölüme mahkûm.
Napoli mafyası Camorra onun ölüm fermanını imzalamış.
Saviano’nun Camorra Mafyası’nı araştırarak kaleme aldığı "Gomorra" kitabı 2006 yılında piyasaya çıkmış.
Sadece İtalya’da 1.2 milyon satmış.
Başlığı İncil’deki "Sodom ve Gomore"den esinlenmiş olan kitabın filmi Cannes’da Jüri Büyük Ödülü’nü kazanmış.
Şimdi Hollywood yolunda.
Kısaca Roberto Saviano 29 yaşında zengin ve ünlü bir adam.
Ama onu televizyonda görenler 29 değil, 39 yaşında gösterdiğini söylüyor.
Zira kitabı yayınlandığından beri hayatı değişmiş.
Camorra’nın kitap piyasaya çıkar çıkmaz yağdırdığı ölüm tehditleri üzerine iki yıldan beri gece gündüz polis gözetiminde.
Eskiden Vespa’sıyla dolaştığı yollarda zırhlı bir arabayla seyahat etmek zorunda.
İSTENMEYEN ADAM
Napoli’de oturduğu apartmanın sakinleri "mafya evi basar" diye öylesine korkmuş ki, evini terk etmek zorunda kalmış.
Şimdi oturacak bir ev bulmakta zorlanıyor.
Polis eşliğinde gezdiği kiralık evlerde kapılar yüzüne kapatılıyor.
İsmi Napoli’de dehşet uyandırıyor.
Camorra Mafyası’nın kirli ilişkilerini, kanlı hesaplaşmalarını ortaya serdiği cesur kitabı yüzünden Napoli’de "kahraman" ilan edilmeyi beklerken tam aksine "satılmış" ve "istenmeyen adam" durumuna düştüğünü fark ediyor.
İki yıl önce "Napoli’yi asla terk etmem. Mayfaya direneceğim" diyen Saviano bugün kaçma noktasında.
Tek başına Camorra’ya meydan okuyamayacağını fark etmiş nihayet.
"Camorra’ya karşı mücadeleye tüm Avrupa katılmalıdır. Fransa, Finlandiya, İspanya, Almanya bu mafyadan etkilenen ülkeler arasında. Güç birliği yapmazsak mücadeleyi kaybederiz" diyor.
Saviano ilk kez 13 yaşında iken Napoli sokaklarında mafyanın infaz ettiği bir ölüyle karşılaşmış.
Beynine kazınmış o sahneyle 26 yaşında önemli bir çalışmaya imza atmış.
BEDELİ ÖZGÜRLÜĞÜ
Kendisinden çok daha yaşlı, deneyimli meslektaşlarının 30 yılda çözemediği kanlı ilişkileri çözmüş.
Ama karşılığında özgürlüğünden olmuş.
Saviano, yazmış ya da söylemiş olduklarından ötürü ölüm tehditleri alan Salman Rüşdi ya da Orhan Pamuk gibi bir süreliğine ABD’ye gitmek istiyor.
Besbelli, Camorra karşısında yelkenleri suya indirmiş.
Şaka değil.
Mafya da, radikal dinciler ya da milliyetçiler kadar insana dünyayı dar edebiliyor.
İfade özgürlüğünü, yaşam özgürlüğünü elinden alabiliyor.
Orhan Pamuk dahil altı Nobel Edebiyat ödüllü yazarın, İtalya Hükümeti’ne yönelik açık mektupta dile getirmiş oldukları destek arkasında olsa da Saviano, mafya korkusunun sindirmiş olduğu bir toplumda yalnız bir adam.
29 yaşında yaşlanmış, kaygılı bir adam. |
|
 |
Napoli´den Selamlar: Gomorra |
 |

Napoli’den selamlar: Gomorra
Cannes’da Büyük Ödül’ü kucaklayan ve bugün Filmekimi’nde galası yapılacak olan Gomorra, festivalin en iddialı yapımlarından biri. Bir edebiyat uyarlaması olan film, mafyanın kirli işlerini ortaya çıkarıyor.
Başarılı İtalyan yönetmen Matteo Garrone imzasını taşıyan film, bir kitap uyarlaması. Roberto Saviano’nun çok satan romanından beyazperdeye uyarlanıyor ve kitaba bağlı kalınarak çekilmiş bir yapım. 1979 doğumlu genç yazar Saviano, gazeteci-yazar olmasının verdiği üslubu, kitabında da devam ettiriyor. Napoli mafyasından yola çıkan kitap, yayımlandığı günden beri İtalya’da olay yaratıyor. Öyle ki, yazar, Napolili mafya babalarından tehditler almaya başlıyor. Neyse ki İçişleri bakanlığı duruma el koyuyor ve Saviano’ya her gittiği yerde özel korumalar eşlik ediyor. Kitabında kullandığı cesur anlatım ve güçlü duruşunu bozmaması sayesinde, günümüzün en önemli filozof ve yazarlarından biri olan İtalyan efsanesi Umberto Eco tarafından “ulusal kahraman” ilan ediliyor. Napoli doğumlu yazar, Gomorra ile pek çok prestijli ödülün sahibi oluyor. Tam 42 dile çevrilen kitap, İtalya’da yalnızca ocak ayında 1 milyon 200 bin satıyor ve Almanya, Fransa, Finlandiya, Hollanda, İspanya ve İsveç’te çok satanlar listesine girmeyi başarıyor.
Kitabın bu başarısını gözardı etmeyen başarılı İtalyan yönetmen Matteo Garrone ise, eseri beyazperdeye uyarlamaya karar veriyor. İlk uzun metraj filmini 1997 yılında çeken sinemacı, öncesinde de Silhouette / Siluet adlı kısa filmiyle de ödül almayı başarıyor. İtalya’nın Napoli kentindeki mafyavari gizli suç örgütü Camorra’nın etrafında dönen film, şehirde her gün yaşanan ve artık kanıksanmış şiddet olaylarına parmak basıyor. Kendini, sağladığı uyuşturucu trafiği, topladığı haraçlarla ve şantaj paraları ile finanse eden örgüt, İtalya’nın en eski suç organizasyonu olma özelliği taşıyor. Gomorra, örgütün hakimiyetini koruduğu bu zalim ve yozlaşmış dünyada, binlerce cinayet ve sayısız suçun sorumlusu olan, İtalya dışında Amerika Birleşik Devletleri ve İngiltere’de de varlığını sürdürebilmiş Camorra’nın hesabına çalışan beş adamın hikayesini birbirine bağlayan vahşi ve epik bir film. Gerçekçi, büyüleyici ve ürkütücü bir tarzda çekilen Gomorra, bu kanlı örgütün içyüzünü ve işlerin nasıl döndüğünü izleyicilerle paylaşıyor. Bununla da kalmayan yapım, İtalya’daki moda, çöp toplama ve uyuşturucu trafiği gibi çeşitli iş kollarının nasıl pisliğe bulaştığını gözler önüne sererken, siyaset ve finans sektörünün de işin içinde olduğunu sinemaseverlere hatırlatıyor.
Son yılların yetenekli yönetmenleri arasında gösterilen Matteo Garrone, adeta büyük yönetmenlerin bir sentezi. Hitchcockvari uzun sekanslar, Ken Loachvari bir oyuncu yönetimi, Stanley Kubrick’i akıllara getiren ses müziğin akılcı kullanımı, Sergio Leone tarzı dolly kullanımı, Garrone’nin bu ustalardan etkilendiğini ama kendi tarzını yaratma çabasında olduğunu düşündürüyor izleyenlere. Francis Ford Coppola, Brian de Palma ve Martin Scorsese gibi ‘üstad’ların başladığı işi bitiriyor Matteo Garrone… Son yıllardaki en iyi mafya filmi kabul edilen Gomorra, neorealizm ve epik anlatımı başarıyla kullanıyor. Başrollerdeki performansları beğeni kazanan Toni Servillo, Gianfelice Imparato, Mario Nazionale ve Salvatore Cantalupo’dan oluşan kadrosu ile Gomorra, 2008 Cannes Film Festivali’nde kazandığı Büyük Ödülü sonuna kadar hak ediyor.
|
|
 |
MAFYA NEDEN ÇÖP SEVER? |
 |
MAFYA NEDEN ÇÖP SEVER?

Ayşe ÖZEK KARASU
Roberto Saviano 28 yaşında bir Napolili. Mafya düğünlerinde garsonluk yapıp, korsan tekstil atölyelerinde çalıştıktan sonra örgütlü suç şebekesi Camorra’nın hikayesini yazıyor.

Kitabın adı Gomorra, İtalya’da bestseller oluyor, 1 milyon satıyor. Ancak Saviano bir yıldır polis korumasında. Çünkü mafyanın öldürme emri var. Saviano’ya göre Camorra mafyası siyasi nüfuzu ve muazzam ekonomik gücüyle Sicilya mafyası Cosa Nostra’dan da beter. Saviano’nun kitabı, Napoli’deki çöp rezaletinin perde arkasını da anlatıyor. Camorra’nın kuzeydeki zenginlerin çöpünü alıp Napoli ve çevresini nasıl pisliğe boğduğunu, mağaraları, volkanik kraterleri, tarım arazilerini nasıl doldurduğunu, toprağı ve suyu nasıl kullanılmaz hale getirdiğini, sonra çöpte boğulan Napoli ve çevresinde kanser vakalarında nasıl artış görüldüğünü... Çöp işinden yılda 1 milyar dolar kazanan Camorra, bu işi uyuşturucudan daha çok seviyor. Ve globalleşiyor da. İtalya’nın kuzeyinden çöp getirmekle yetinmiyor, İsviçre Kızıl Haçı’nın çöpünü bile Napoli’ye döküyor. Ümraniye çöplüğündeki patlamayı hatırlıyor. İşte şimdi aynı tehlike Napoli’de de mevcut. Vezüv’den ötürü patlamalarla da tanışıklığı var Napoli’nin...
Her şey Floransa’daki çöp arıtma tesisinin iflas etmesiyle başlıyor. Floransa’nın bağlı olduğu Toskana bölgesi yönetimi çaresiz kalınca, Camorra mafyası devreye giriyor, krizi çözüyor. Mafyanın formülü çok basit; zenginin çöpünü pahalıya alır, kendi "çöplüğüne" bedavadan dökersin.
Floransa vakasının yaşandığı 1980’lerde bu müthiş kárlı işi keşfediyor Camorra.
Aslında mafya, çöpçülüğü ilk kez İtalya toprakları üzerinde keşfetmiş değil. Mesela New York’ta La Cosa Nostra, 1950’li yıllardan itibaren çöp toplama işini kontrol etmeye başlıyor. Çete elemanları çöp kamyonu şoförlerinin de üye olduğu kamyoncular sendikasına sızıp, hangi şirketlerle çalışacaklarını belirliyor. Böylece mafyaya ait olmayan şirketler sektör dışında kalıyor. Ancak Rudy Giuliani belediye başkanı olunca, çöp sektöründe mafya egemenliğine son veriyor.
Tayvan’da ise mafya, nehir yataklarını kazarak çıkardığı kumu, çakılı inşaat şirketlerine satıyor, sonra da boşalan yatakları topladığı çöp ve molozla dolduruyor.
Mesela Gürcistan’ın başkenti Tiflis’te de çöp taşımacılığının özelleştirilmesi üzerine örgütlü suç çeteleri hemen işin üzerine çullanmış bulunuyor.
Böyle örnekler çok. Dünyanın her yerinde mafya çöp toplama işini, uyuşturucu, kumar, sahte mal ve kaçak sigara-içki işinden daha çok seviyor, çünkü yöntemler illegal de olsa, faaliyet alanı yasal ve kár oranı yüksek. Çok fazla entrika da gerektirmiyor. Malum sindirme yöntemleriyle ihaleler alınıyor, hepsi o kadar.
YOKSUL CESETLERİ
Napoli merkezli Camorra mafyasının çöp yönetimini ise Saviano’nun kitabından öğreniyoruz. Kitap, "Gomorra: Kan ve Suç İmparatorluğu" adıyla Türkçe’ye de çevrildi.
Yaklaşık 25 yıldır çöp işine egemen olan Camorra, kuzeydeki Toskana ve Umbriya bölgelerinin çöp toplama ihalelerini alıyor. Sonra Avrupa ülkelerine de açılıyor. Büyük şirketlerin yazıcı tonerlerinden, tabakhane artıkları ve ilaç şirketlerinin zehirli atıklarına kadar her türlü çöpü topluyor. Bunları çimento, oto yedek parçaları ve hatta devlet yardımıyla gömülen yoksulların kalıntılarıyla karıştırıyor. Çünkü mezarların 50 yılda bir imha edilmesi gerekiyor.
Sonra Napoli’nin de bağlı olduğu Campania bölgesinde akla gelebilecek her yeri çöple dolduruyor. Mağaralar ve volkanik kraterler dolduktan sonra tarım arazilerine el koymaya başlıyor. Bölgedeki çöp arıtma tesislerinin kapasitesi yetmediği için tarlalar çöplüğe dönüştürülüyor. Tabii yerel çöpü koyacak yer kalmıyor, bunlar yakılıyor ve havaya zehir saçılıyor.
Camorra bu işten yılda 1 milyar dolar kırarken, tıbbi araştırmalar toprağın ve suyun zehirlendiğini, kirliliğin uzun vadeli etkilerinin tahmin bile edilemeyeceğini ortaya koyuyor. Saviano’nun iddiasına göre bu kirlilik sessiz bir salgına yol açıyor, yüzlerce insan zehir soluyarak ölüyor.
Geçen haftalarda çöpler Napoli sokaklarında metrelerce yükselince Romano Prodi hükümeti bölgeye asker gönderip eski bir polis şefini de çöp komutanı olarak atadı ya, işte aynı günlerde genç bir Napolili çift İsviçre’den sığınma hakkı istedi. Çünkü kadın hamileydi ve çocuğunun hayatını kurtarmak istiyordu. İsviçre’nin Blick gazetesinde yayınlanan bu haber ne kadar doğru bilinmiyor.
Peki mafya Napoli ve çevresini çöpe boğarken devlet ne yapıyor? Yakın geçmişe kadar sağcıların iktidarda olduğu Campania bölgesinde siyasiler ile mafya sıkı ilişki içindeydi. Ancak solcular iktidara geldiğinden beri daha beter yolsuzluklar ortaya çıkıyor. Campania’nın komünist başkanı Antonio Bassolino’nun çöp sorununu çözmek için yakın bir dostuna yılda 40 bin Euro ödediği tespit ediliyor. Bassolino, istifa çağrılarını şöyle yanıtlıyor: "Böyle zor zamanda Napoli’yi yüzüstü bırakamam."
ÇÖP KOMUTANI
Roma’daki merkezi hükümete ise AB’den son 10 yıl içinde 1.8 milyar dolarlık çöp öğütme fonu geliyor. Şimdi bu paradan eser yok. Gelen fonun yüzde 20’sinin, çöp sorununa çare bulmak üzere kurulan komisyon üyelerine dağıtıldığı ortaya çıkıyor ki, onlar da soruna zerrece çözüm bulabilmiş değil.
Sonunda iki hafta önce Napoli’nin sabrı taşıyor. Hükümetin biriken çöpe müdahale adına Pianura çöplüğünü yeniden açma girişimi üzerine halk ayaklanıyor, yollara barikatlar kuruyor, polisle çatışıyor. Çünkü o çöplük 12 yıl önce havada ve suda yüksek miktarda zehir bulunduğu için AB’nin zoruyla kapatılmış. "Ölüm üçgeni" diye anılan bölgede kanser vakaları da ülke ortalamasının üzerinde. Ve Pianura bir daha açılmayacak diye oraya milyarlarca dolarlık yatırımla lüks oteller ve golf sahası yapılmış.
Napoli’nin son 14 yıldır devam eden çöp sorunu bu sefer farklı bir seyir izliyor. Kent halkının yanı sıra Avrupa Birliği de Prodi hükümeti üzerinde baskı oluşturuyor. Brüksel, çöp sorunu çözülmediği takdirde İtalya’ya ağır cezalar kesip, başka mali yaptırımlar da uygulayacağı mesajı veriyor. Avrupa Komisyonu, İtalya’yı Adalet Divanı’na götürüp götürmeyeceğine önümüzdeki günlerde karar verecek.
Yani Prodi’nin zamanı dar. Bu nedenle de bütün umudu "çöp komutanı" Gianni de Gennaro. Napoli’deki çöpleri temizlemek için asker gönderip, adalarda ayaklanma yaratmak pahasına Sardunya ve Sicilya’ya çöp sevkeden hükümet, sorunu çözmesi için De Gennaro’ya dört ay süre tanıdı.
Eski polis şefi De Gennaro daha önce mafya ve Kızıl Tugaylar üyelerinin yakalanmasında başarılı olmuş bir isim. Ancak aynı zamanda 2001 yılında Cenova’daki Zenginler Zirvesi sırasında polisin, globalleşme karşıtı göstericilere karşı kaba kuvvete başvurmasından da sorumlu. Yani bir göstericinin ölümüyle sonuçlanan stratejinin mimarı.
MAFYA BAĞIMLIYI; EŞCİNSELİ ve AIDS’LİYİ SEVMEZ
Camorra’yı yakın takibe alabilmek için mafya düğünlerinde garsonluk yapan, Çinlilerin işlettiği yasadışı tekstil atölyesinde ve mafya kontrolündeki inşaatlarda çalışan Roberto Saviano, çok sayıda mahkeme belgesini de incelemiş. Camorra’nın Sicilya’dan Fransa’ya her yere uyuşturucu sattığını, ancak yerel halkın uyuşturucu kullanmasına asla izin vermediğini anlatıyor: "Biri kokain çekerken görülse, babalar kemiklerini kırdırır" diyor. Camorra’daki yatay yapılanmaya bağlı çeteler aynı zamanda ahlakçı da. Aralarında uyuşturucu bağımlısı ya da eşcinsellere yer yok. Bir kenar mahallede kol gezen silahlı bir grubun bağımlıları ve hatta virüs yaymasınlar diye HIV taşıyıcılarını öldürdüğünü anlatıyor Saviano. Bu arada Napoli, Avrupa’nın en fazla cinayet işlenen kenti. Mahkeme kayıtları, Camorra’nın başlıca para aklama adresinin moda endüstrisi olduğunu gösteriyor. Camorra hemen bütün İtalyan giyim markalarını kopyalıyor. Hatta çoğunlukla bu markalar ile sahteleri aynı iplik ve malzemeden, aynı atölyelerde üretiliyor. Hepsi de Camorra’nın kontrolü altında. İtalya’daki üç büyük mafya örgütlenmesinin yıllık cirosu 140 milyar dolar. Uyuşturucu ticareti, kaçakçılık ve kamu inşaat ihalelerinden Camorra’ya düşen pay ise yılda 70 milyar dolar.
|
|
 |
KÖTÜLER HER YERDE DOLAŞIR |
 |
KİTAP
Saviano´nun gösterdiği gibi çürüyen bir sistemin artık tamir edilebilmesi mümkün değildir. ´Gomorra´yı okurken akla sık sık Türkiye´nin gelmesi bundandır
Haluk Hepkon
Kökeni hakkında bir sürü rivayet bulunan ´mafya´ kelimesi 1860´lı yıllarda kullanılmaya başlanıyor. O dönemde kelime esas olarak Sicilya ile sınırlıdır. Daha sonraları, hem kelime hem de temsil ettiği örgütlenme genişleyerek çeşitleniyor. Sicilya mafyasının ABD´deki koluna Cosa Nostra deniyor. İtalya´nın Calabria bölgesindeki örgütlenmenin ismi N´drangheta oluyor. Roberto Saviano´nun kitabı Gomorra ise Napoli bölgesinde faaliyet gösteren Camorra´yı konu alıyor.
Napoli sadece İtalya değil Avrupa açısından da son derece önemli bir liman. Dolayısıyla burada etkili bir suç örgütünün faaliyetleri neredeyse bütün dünya ekonomisi açısından belirleyicidir. Saviano´nun bu fazla bilinmeyen yapıyı en ufak ayrıntısına kadar incelemesi müthiş bir olaydır. Ama işin daha da ilginç bir yönü vardır. Gomarra´yı okurken kapitalizm ve mafya arasındaki ilişkilerin hangi noktaya geldiğini anlamak mümkün hale gelmektedir.
Saviano kitabında Camorra adının sadece polisler, gazeteciler, sorgu hakimleri ve senaryo yazarları tarafından kullanıldığını, örgüt mensuplarınsa daha çok ´sistem´ demeyi tercih ettiklerini belirtiyor. Kendilerini ´girişimci iş adamları´ olarak tanıtmaya pek bir meraklı bu güruhun adam öldürmek için ´servis´ öldürülen insanlar içinse ´parça´ kelimelerini kullanmaları tesadüf değildir. Mesele haraç almanın ya da gasp çetesi olmanın çok ötesindedir. Saviano, Camorra örneğinden hareketle kapitalizmin nasıl giderek daha fazla suça, ölüme ve uyuşturucuya bağlı bir ekonomi haline geldiğini gözler önüne seriyor. Gomorra´nın önemi ve benzer kitaplardan farkı da budur.
Gomorra yayımlandığı ilk günden itibaren İtalya´da ve Avrupa´da büyük bir yankı uyandırdı. Saviano ise aldığı tehditler yüzünden 2006 yılından beri hayatını saklanarak sürdürüyor. Gomorra´yı okurken yazarın bu durumu önceden tahmin ettiği anlaşılıyor. Nitekim bölgede değişen fazla bir şey yoktur. Çok değil bir ay öncesinde gazetelere yansıyan bir haberde Camorra´nın arsızlığı iyice ele alarak toplantılarını karakollarda düzenlediği belirtiliyordu. Habere göre Camorra mensupları polis arabasıyla adam kaçırıyor, karakolda kokain çekerek etrafa telefonlar ediyorlar. Yakışanı budur! Günümüzde sistem kendisini ancak ´sistem´ ile koruyabiliyor. Bu şartlar altında Saviano´nun illegaliyeti seçmesi ve mafyanın karakollara yerleşmesi kaçınılmazdır.
Anlatılan senin hikâyendir Roberto Saviano tanığı olduğu çürümeyi ifade edebilmek için kutsal kitaplardaki Gomorra´ya gönderme yapıyor. Ama çürüme artık tek bir şehirle sınırlı değildir. Eski Ahit´te dendiği gibi "alçaklık ademoğulları arasında yükselince kötüler her yanda dolaşıyor." Bu yüzden Saviano´nun hikâyesi bizleri de yakından ilgilendirmektedir. 2004 yılında Ankara Ticaret Odası tarafından yaptırılan Hayatımız Mafya başlıklı inceleme bu durumu kanıtlıyor. Söz konusu araştırmaya göre Türkiye´de yeraltı ekonomisi 60 milyar doları, yani milli gelirin dörtte birini bulmaktadır. Bu miktar aynı zamanda 2004 yılı bütçesinin yarısı anlamına geliyor. Kamu yatırımı için konan her dört tuğladan birisi yasadışı örgütlere gitmektedir.
Mafyalaşma süreci için 1980´li yılları bir milattır. Zaman içerisinde KİT´ler, SSK, parasız eğitim sistemi ortadan kalktıkça mafya daha da güçlü bir biçimde ortaya çıkıyor. Siyasilerin isimlerinin uyuşturucuyla, nükleer madde kaçakçılığıyla ya da Susurluk Olayı´nda olduğu gibi yeraltı dünyasının karanlık isimleriyle anılmasından da anlaşılacağı gibi küreselleşme Türkiye´de de ´sistemi´ güçlendirmektedir. Giderek uyuşturucuya bağımlı hale gelen ekonomiyi üretenler değil vurguncular, hortumcular, spekülatörler yönetmektedir. Eşkiya hem dünyada hem de Türkiye´de hükümdar olmaya başlamıştır. Saviano´nun kitabının da gösterdiği gibi tamamen çürüyen, insana ve doğaya düşman hale gelen sistemin artık tamir edilebilmesi mümkün değildir. Gomorra´yı okurken insanın aklına sık sık Türkiye´nin gelmesi bundandır. Gözlerimizi yukarılara çevirmenin zamanı gelmiştir. Çünkü bütün dünyanın ´Gomorra´ haline geldiği bir zamanda kurtuluş ancak ateş ve kükürtle yıkanmaktan geçmektedir.
21/12/2007 |
|
 |
YENİ ŞAFAK-TAHA KIVANÇ |
 |
 Son okuduğum kitap, tanıtımı için yazılan notta "Türkiye´de yaşayan ve Masonların Büyük Üstatları arasında yer alan" diye kendisinden söz edilen Tamer Ayan´a ait. "1986´da Nur´a kavuştu" deniliyor Jeoloji ve Jeofizik mühendisi Tamer Bey için... Vefa Locası´nın 2006 yılından itibaren ´tebenni etmiş´ üyesiymiş... ´Mimar Sinan´ dergisi editörü olduğuna göre meslektaşımız da sayılabilir.
Okuduğum 500 küsur sayfalık ´Atatürk ve Masonluk: Kalbimizde Saklı Kalan´ adlı kitap pek çok yönden ilginç. Masonlar ile ilgili yazılmış neredeyse bütün eserleri eleştirel bir gözle okumuş Tamer Ayan; localarda mevcut belgeleri de değerlendirmiş... Ortaya Masonların ´resmi tarihi´ kabul edilebilecek bir kitap çıkmış...
O halde Cumhuriyet dönemi öncesindeki çapraz ilişkilere dair satırlarını dikkatle okuyalım: "Özellikle Masonluğun, kendi ilkelerine zahiren taban tabana zıt gibi görünen siyaset ve din erbabı ile aynı amaçta birleşmesinden dolayı; kısaca Cemiyet adı verilen İttihatçılar ve çeşitli tarikatların (Bektaşiler, Melâmiler, Mevleviler) mensupları Mason Localarına üye olabilmiş ve serbestçe girebilmişlerdir. / Hatta bir Mason, biri İttihatçı ve diğeri Tarikatçı olmak üzere iki ayrı kimliği daha rahatlıkla taşıyabilmiştir. (..) Nitekim İttihat ve Terakki kurucularının tamamı Bektaşi, çoğu Masondur." (s. 116-17).
Kitabın bence en değerli yönü, yazarın, sözün nereye gideceğini fazla hesaplamadan kendi yaklaşımına destek çıkacağını düşündüğü hemen her ayrıntıyı vermesidir.
Devam edelim: "İttihat ve Terakki, daha doğrusu bu cemiyetin özünü teşkil eden Osmanlı Hürriyet Cemiyeti, bazı Mason locaları ile iç içe denilebilecek kadar ilişkili olmuştur. İttihat ve Terakki´nin özümseyip uygulamaya çalıştığı Hürriyet-Eşitlik-Kardeşlik şeklindeki Fransız ihtilâl sloganının konuşulması ve uygulaması için, Batı uygarlığı ürünü Locaların hürriyetçi ve insan haklarını gözeten havası, Cemiyet üyelerine son derece uyumlu geldiği gibi; Masonluğun geneldeki zulme ve monarşlara karşı mücadele ve masum insanları hürriyete kavuşturma ideali; Cemiyet´in İstanbul istibdadına karşı sürdürdüğü benzer eylemle tamamen örtüşmüştür." (s. 122).
Burada hayli dolambaçlı bir dille anlatılan, Mason İttihatçıların, yabancı devletlerdeki biraderlerinin teşvikiyle ve İstanbul´a karşı isyan eden azınlık biraderleriyle el ele vererek İmparatorluğun parçalanmasına katkıda bulundukları değilse nedir Allah aşkına?
Bir sonraki cümle konuyu daha da açıyor zaten: "Mason Localarının bu desteğinde, Rumeli´deki azınlıkların Osmanlı Devleti´ne karşı sürdürmekte oldukları istiklal mücadelesini destekleyen Avrupa devletlerinin kendi Mason obediyanslarından doğrudan ve etkili biçimde yansıyan duygusal ve eylemsel katkılarını da göz ardı etmemek gerekir."
´Günümüz Ulusalcılarının ataları´ İttihatçılar neler yapmışlar böyle. |
|
 |
EN BÜYÜK KOMUTAN KİMDİ? |
 |

En büyük komutan kimdi?
.jpg)
Emre Aköz
Taraf gazetesinin arka sayfasında " 20 Soru " adlı bir bölüm var. Fikir Fransız yazar Marcel Proust´a aitmiş. Sonra geliştirilmiş. Çeşitli kesimlerden kişilere " En sevdiğiniz kelime " diye başlayıp "Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı´nın kapıda size ne söylemesini istersiniz" diye biten 20 adet soru yöneltiliyor. Bir süre önce arkadaşlar bana da sordu... " Kendiniz olamasaydınız kim olurdunuz " sorusuna " Scipio Africanus " diye fantastik sayılacak bir cevap verdim.
Bizim köşenin sürekli okurları hatırlayacaktır: 2004´ün Eylül ayında Scipio´dan söz etmiştim. Milattan Önce 236 ile 182 arasında yaşamış bir komutan Scipio. Roma´yı tehdit eden Kartacalı Hannibal´in belalısı. Kuzey Afrika´daki kapışmalarda, öylesine başarılı işler çıkartıyor ki yüzyıllar sonra İngiliz savaş tarihçisi B.H. Liddell Hart onun için, " Bence Napolyon´dan üstündür " diyor. Scipio´nun özelliği şu: " Zaferlerini savaşmadan kazanıyor! " Tabii abartıyorum . Hiç kan dökmüyor değil. Ancak müthiş taktiksel yeteneği ile mümkün olduğu kadar düşmanıyla yüz yüze gelmekten kaçınıyor. Vur kaç numaralarıyla, gücünü kah az, kah çok fazla göstererek, baskınlar yaparak karşı tarafı sürekli yıpratıyor. Kimindi? General Patton söylemişti galiba... Şöyle bir laf vardır: " Savaştaki asıl amaç, vatan için ölmek değil, düşmanın kendi vatanı için ölmesini sağlamaktır. " İşte Scipio´nun da yaptığı buydu: Kendi gücünü korurken, karşı tarafa azami zayiatı verdirmek... Ara notu: Yukarıda " zayiat " dedim de aklıma geldi. Bizim basının budalaları evet ´ budala´ demek zorunda kalıyorum, çünkü defalarca uyarmamıza rağmen aynı saçmalığı inatla sürdürüyor ve "zayiat" kavramı ile " şehit " kavramını birbirine karıştırıyorlar.
Neyse... Geçen gün İstanbul Beşiktaş´taki Kabalcı kitapevinin rafları arasında dolaşırken ne göreyim? " Afrika Kartalı Scipio " adlı bir kitap çıkmış (Yurt Yay.) Birçok işe girip çıkmış, Oxford Üniversitesi´nden mezun İngiliz gazeteci Ross Leckie kaleme almış bu yarı belgesel romanı... Daha önce Hannibal´in romanını yazan Leckie... Bakmış ki kitap büyük ilgi görüyor; kolları sıvayıp Hannibal´in çanına ot tıkayan Scipio´yu anlatmış.
Ben size uzun uzun kitaptan söz etmeyeceğim. Merak eden alıp okur. İleride, yeri geldiğinde değiniriz. Ancak içimizdeki bir yaraya tuz basan giriş bölümünü es geçemem: "Okuduğunu anlama " meselesi. Roma eğitim sisteminde şöyle bir metot olduğunu öğreniyoruz: Öğretmen önce, az sonra ele alınacak metin (mesela bir şiir) hakkında bir konuşma yapıyor. Buna " praelectio " adı veriliyor. Ardından " lectico " bölümü geliyor: Öğrencilerden biri metni sesli olarak okuyor. Sonra başlıyorlar o metni kelime kelime, cümle cümle analiz etmeye... Buna da " ennaretio " deniyor. Ve ders, okunan ve analiz edilen metnin estetik açıdan da değerlendirildiği " iudicium " bölümüyle son buluyor. İki binden fazla yıl önce kurulmuş olan Roma İmparatorluğu, gençlerini işte böyle yetiştiriyordu. Roma´nın uzun süre Akdeniz ve çevresine egemen olmasını sağlayan faktörler arasında, hiç kuşkusuz bu eğitim sistemi de vardı.
|
|
 |
Provokatif çizerin kitabı Türkiye´de |
 |

Elif Tanrıyar 20 Ocak 2011
Çizer Robert Crumb´ın adı Türkiye´de pek duyulmamış olsa da, memleketi ABD´de durum tam tersi. Crumb, ABD´nin en önemli çizerleri arasında gösteriliyor; genel akım çizgi romanlara bir karşı duruş olarak ortaya çıkan ´yeraltı çizgi roman´ (comix) akımının öncülerinden. Aynı zamanda müzisyen de olan Crumb, 1980´lerin başında yazar Charles Bukowski ile birlikte çalıştı. Sinemaya da uyarlanan, ödüllü American Splendor serisinin de illüstrasyonlarını yaptı. Ancak Crumb´ın ünü, Tevrat´ın ´yaratılış´ bölümünü anlattığı ve dört yıl üzerinde çalıştığı The Book of Genesis (2009) adlı çizgi romanının yurtdışında yayımlanmasıyla ABD sınırlarını aştı; zira kitap hayli tepki topladı. İşte söz konusu bu çizgi roman, şimdi Türkiye´de okurlarla buluştu.
CRUMB ÇİZİNCE İŞ DEĞİŞTİ Yurt Kitap-Yayın tarafından yayımlanan Genesis çizgi roman, Tevrat´ın ´yaradılış´ kısmının ilk 50 bölümünü kapsıyor. The Book of Genesis, 2009´un sonlarında İngiltere´de piyasaya çıktığında, özellikle Hıristiyan kesimlerce eleştirilmiş ve tepki çekmişti. Peki neden bu denli kızmışlardı? Esasında Tevrat ve İncil gibi kutsal kitapların çizgi romanlaştırılarak daha geniş kitlelerce okunmasının sağlanması ilk kez rastlanan bir şey değil. Üstelik kitabın metinlerinde de Tevrat´ın orijinalinden herhangi bir sapma bulunmuyor. Ancak işin rengi, çizerinin Robert Crumb olmasından dolayı değişiyor. 1943 doğumlu Crumb, provokatif kişiliği, çizimlerinde erotizme hayli yer vermesi, kimilerine göre kadın düşmanı olması ve gençliğinde sürdürdüğü bohem hayatıyla tanınan biri. Ancak bu ´sivri´ kişiliğinin yanı sıra otoriteler, çizim ve özellikle de çizgi roman konusunda bir deha olduğu konusunda birleşiyor. Kitabın Türkiye´deki yayıncısı, Yurt Kitap- Yayın´ın editörü ve grafikeri Ali İmren, yurtdışındaki tepkilere ilişkin olarak, "Kullanılan ana metin ve konuşma balonları bire bir Tevrat´tan, değiştirilmeden alınmıştır. Zaten çizer de kitabın ön sözünde ´metnin aslına sadık kalıp metni kelimesi kelimesine aktardım´ diyor. Kitap yurtdışında tepkiler aldı, ama bunlar yürüyüşlere, yakıp yıkma tarzı saldırılara dönüşmedi" diyor. İmren, Genesis´in tepki almak yerine, Türkiye´de ilgi göreceğini de düşünüyor. |
|
|
|
Hangi tür kitapları yayınevimizde görmek istersiniz?
|
|
|
|